Oruç ve Ötesini/e Bağla/n/mak: Felsefi Diskursya ile Manaya Yolculuk

Öğretim Görevlisi Hasan ÖZDEMİR / Temmuz 2012

I. Giriş: Genel Çerçeve, Tezler ve Kavramsal Panorama
Bir inceleme yöntemi olarak diskursya, bilim, insan, din ve tarih ile ilgili konularda yapılan tartışma ve yorumlama metodunun adıdır. Tartışma iki taraflı düşünme, konuşmadır ve tartışma olup, bu da felsefenin genelde, felsefe öğretiminin özelde doğal olmasını sağlamaktadır. Tartışma ve düşünme yolculuğunda taraflar ve düşünceler bilinen ve açık kavram, terim ve ifadelerin açık ve seçik bir şekilde sunulması beklenir.[1] Yorumlama ise, felsefî olarak tartışılan konunun gizli simgelerini ve sembolik manalarını çözümleme esasına dayanır. Zihni bir çaba olan ve bu yüzden de oldukça önemli bir rolü olan yorumlamanın fonksiyonu, bu olguları açıklamak, bunların öteki olgularla ilişkisini ortaya çıkarmak, bu olguların bağlı olduğu sanıları, ilkeleri, kodları ve/veya kabulleri değerlendirmek, gerekirse gözden geçirmek ve yeni sonuçlar ortaya çıkarmaktır.
Fenomenler dünyasından nûmenler âleme yolculukta da kullanılabilecek olan diskursya metodu ve yorumlama tekniği bizi oruç, ötesi ve bağlamlarına bir zihin ve hikmet ışığından huzmelik de olsa kapı aralayacaktır. Bir şeyin amacına ulaşmak, ancak o şeyin sebeplerini bilmekle mümkün olur. Sebeplerin ve kaynakların diskursyası bu çalışmanın genel çerçevesini oluşturacaktır.
Oruç, ötesi ve bağlamlarını düşünmekten maksadımız; akıl ve duyularla bilinmeyen Mutlak Etkin ve Mutlak Yetkin olanın bilinmesi, kimsenin bilmediği öteki dünyanın varlığını kabullenme, Mutlak Aşkın ve Mutlak İçkin olan varlığa imanın imkân ve potansiyellerinin oruç dili ve pratiği üzerinden izahıdır.
Her insan Allah’ın varlığını ve birliğini gözüyle görmüş, eliyle dokunmuş ve kalbiyle hissetmiş gibi kavrama potansiyeline, imkânına ve donanımına sahiptir. İnsanın doğuştan gelen gizil güçleri sayesinde, Allah’ın varlığı herkes tarafından anlaşılabilir. İnsanın kendi içinde ve kendi dışında görmekte olduğu ayetler vardır.[2] Bu ayetlerin bir kısmı görülür ve duyulur olan evrenle ilgili olmakla birlikte; birçoğu da öteki dünyayı hatırlatıcı mahiyettedir. İşte bu bakımdan, felsefenin temel taşları; akıl, tefekkür, teemmül, nazar, itibar, bilgi ve hikmet deyimleridir. Bu temel araçlardan birincisi olan akıl, sadece insanlara verilmiş olan bir kuvvettir. İşte bu akılın verileri ile fenomenler dünyasındaki insanın ritüelini—burada oruç—anlama ve yorumlamayı hedefliyoruz. Hangi bağlar, bağlamlar ve bağlantılar aktif, bilinçli ve “hür” olan insanı bir edimi vasıtası ile ve onun üzerinden metafizik dünyaya / nûmenler âlemine irtibatlı kılar, bağlar? Nasıl ve hangi tür oruç, insanı buradan alıp—ama yine de burada oluşu ve bulunuşu yadsımadan ve reddetmeden—ötelere, mâverâya rapteder?

II. Arzu ve Fantezileri Akıl ile “Bağla”yıp, Oruç ile “Askıya Alıp”, Kalp ile “Anlayıp”, Ötelere Kanatlanma …
Akıl, kelimesi Arapça orijinli bir sözcük olup, dilimize birçok anlam vitrayıyla beraber geçmiştir. Aslında akıl kelimesinin temel anlam katmanı bağlamaktır. Felsefi bağlamda ‘bağlamak’tan maksat, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak’ tır.
Akıl hayvanlarda bulunan içgüdüden başka bir şeydir. Nasıl ki hayvanatın korunması için her çeşit hayvana bir korunma silahı verilmişse, insana da aynı amaçla akıl verilmiştir. İnsan, hayat mücadelesini ancak akıl yoluyla yapan bir canlıdır. Demek ki düşünebilmek için sağlam bilgilerle bezenmiş bir akıl gereklidir. Akıl’ın, fizyoloji ve psikoloji açısından başka, bir de felsefe açısından manası vardır. Tefekkür, bir fikir üretme işlemidir. Bunu bir çağrıştırma yoluyla açıklayacak olursak diyebiliriz ki: “nasıltek buğday tanesinden birçok buğday taneleri üretiliyorsa, aynı şekilde belli bir kavramdan birçok kavramlar üretmektir. Şu halde aklın çalışması niteliğinde olan tefekkür, bilinenler sayesinde bilinmeyenlere ulaşmaktır. Tefekkür edebilmemiz için çevremizdeki nesneleri, duyularımızla idrak etmemiz gereklidir. Bu idrak felsefe dilinde algılamak demektir. Ayrıca idrakkelimesi erişmek, ulaşmak gibi manalara gelmektedir. İnsan ile nesneler arasındaki bağlantı dahi, duyular vasıtasıyla sağlanmaktadır. Demek ki akıl ve idrak kelimeleri arasında, akıl ve tefekkür arasında olduğu gibi belli bir ilişki vardır.[3]Düşünme ve kökünden türetilen tefekkür ve bunlarla eşanlamda kabul edilecek olan akıl etmek, anlamak, ibret almak, bakmak,hikmete sahip olmak, durup düşünme ipine sarılıp, yaratılışın inceliklerini düşünme felsefe yapmaktır.
Felsefenin birbirini karşılıklı etkileyen ama yine de birbirinden ayrı, iç ve dış işleyişi vardır. İç işleyiş; sorunların, çözüm önerilerinin, onları oluşturan dilden, tarihten, coğrafyadan, toplumsal ve politik yapıdan, felsefecilerin biyo-psikolojikniteliklerinden bağımsız bir kurgusunun olanağı demek. Dış işleyişten ise, bu iç işleyişi sarıp sarmalayan tümüyle olmasa da, zaman zaman büyük ölçüde belirleyen, fiziksel, psikolojik, sosyolojik, tarihsel tüm kültürel ve kültürel olamayan doğal etkiler anlaşılır. Dış etkilerin farkına varılıp kavramlaştırılır ve felsefe çalışmalarının içine katılırsa, bu etkiler iç işleyişin bir parçası olabilirler.[4] Oruç ve ötesinin insana katkısının peşinde olan felsefeci, oruç ötesinin farkına varmak, anlamak ve yorumlamak durumundadır. Bu da yaşam biçimini, tanımakla gerçekleşebilir. Oruç ve ötesini irdeleyebilmek için psiko–analiz ve sosyo-analizi yöntemini kullanabilen kişilere gerek vardır.
Gerçekliğin arkasında duran, ona kaynaklık eden ötesini bilme gayreti, felsefe ve bilimin beyni yahut yüreği durumundaki metafiziğin başta gelen özelliğidir. Fizik ötesini bilme gayreti, onu tefekkür etmekle mümkündür. Tefekkür salt düşünmedir. Gerçeklik aşkın olmasından ötürü, onun gerçekliği düşünülürken tecrübeye başvuru imkânsızlaşır. Bu durumda her çeşit başvuru dışta bırakılarak düşünme, tefekkür etme olmaktadır. Tefekkürün doğruluğu yahut yanlışlığını tespit etmenin tek ölçütü mantığa dayalı tefekkürdür. Mantığı aşkın tefekkür mıntıkasında metafizikte yürümez. Yerini mistikliğe terk etmek zorundadır. Bunu ilk önce gündeme getiren el- Gazali (1058-1111) olmuştur. Immanuel Kant ise, enine boyuna geniş ve derin bir sistem yapısı şeklinde inşa etmiştir. Aristoteles’te olduğu gibi, Kant için de hakikatin içeriği varlıktır. Hakikatte varlık ötesi yahut varlık dışılık da var mıdır sorusu Kant’ta anlamlı değildir. O halde anlam verme imkânının sınırlarını varlık çizmektedir. Varlığı düşünme, yani tefekkür, metafiziğin transsendental idealizm sahasındadır. Metafiziğin diğer bir etkinlik alanıysa, salt ahlak oluşturur. Alanları belirlenmiş olan varlık ile ahlak birbirine şart koşarlar. İkisi de hakikatin malıdır. Nasıl? Ne varlık ne de ahlak olaylar dünyasında algılanabilir. Bilmeğe konu olarak ne varsa varlıktır. Şu durumda varlık, bilinen yahut bilinmeğe aday olandır. İşte bilinenle birlikte bilinebilir olanın tümü âlemdir. Şu durumda dünya yeryüzünün soyutlanıp genelleştirilmiş cinsidir. Duyumsanabilir hesaplanabilir birimlerden oluşan evrendir. O, duyumsanabilir, hesaplanabilir birimlere var olanlar diyoruz. Hakikat âlemiyse, aşkın olduğundan sezilir. Edinilmiş sezgiler üzerine düşünülür: Teemmül. Sezgilerden hareketle girişilmiş akıl yürütme temrinleri üstüne katlanılarak düşünmek,tefekkürdür. O da, felsefenin metafizik sahasını mistiklikten ayıran hudutta sınır karakoludur. Metafizik, gerçeklik evreninden hakikat âlemini düşünür. [5]
Beş duyunun verileri akıl ile sorgulanır. Aklın verileri de kalp ile sorgulanır. Kalp içte bulunan son karar organıdır. Fıtrata uymayan verileri elekten geçirmek ile görevli olmakla birlikte, vahye ve akla uygun olanı tespit etmekle de görevlidir. Akıl ve kalp insanın özgür olduğu alanlardır. Buralarda verilen kararlara kimse karışamaz. Paskal (1623-1662) akılla kalbi birbirinden ayırmıştır. Ona göre, kalp de bir akıldır. O son derece ince ve keskin bir akıldır demektedir.[6] Ancak kişi kendisi değiştirmek isterse değiştirebilir. Her şeyden önce insanın gizil güçlerini bilmesi gerekir. O kendi varlık bilgisinden habersiz ise varlığı zorunlu olanın bilgisinden de habersizdir. Bu nedenle “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendisini unuttuğu kimseler gibi olmayın”[7] ayetinin derin anlamı oldukça önemlidir. Bilinen şey ne derece şerefliyse, onu bilmek de o derece şereflidir. Şüphesiz ki bilinen şeylerin en değerlisi her şeyin yaratıcısı olan Allah’tır. Onu bilmek ilimlerin en yüce ve en güzel görevidir. Bilgisizliğin var olduğu yerde karanlık var demektir. Bilgisizlik “yok” hükmünde iken bilmek “var” hükmündedir. Bu da şu hakikati tekrar hatırlatır: Var olmak yok olmaktan hayırlıdır.
İnsan için tüm fiziki evren merak konusudur. İnsanlar olayların nedenini ve nasıl olduklarını bilmek isterler. Bilmek insan için bir bakıma zorunluluktur. Bilgi nesnesi, felsefi açıdan ele alındığında özne ve nesne ilişkisinin sonucudur. Fakat buradaki bilgi alanları sınırlıdır. İnsan, hayatı boyunca fizyolojik güdülere ve toplumsal güdülere gereksinim duyar. Fizyolojik güdüler tüm canlılarda görülür. Bunun, organizmanın yaşaması, fonksiyonlarını devam ettirebilmesi ve türünü sürdürebilmesi ile yakın ilişkisi vardır. Toplumsal güdüler ise daha çok insan süjesin özgü sosyo-psikolojik bir durumdur. Fizyolojik güdülerle, toplumsal güdülerin bilinip farkına varılması insanı olgunlaştırır.
Buradan hareketle tarihsel ve felsefî bir süje olarak insanın ritüel edimi olan orucu değerlendirmek mümkün olacaktır. Genel oalrak ve ilkesel olarak oruç; göklerin ve yerlerin yaratılışı üzerine düşündürür, insanlığın mahiyetini kavratır, ruhu terbiye eder, hayatı düzenler, yapılması gerekeni veya yapılması gerekeni öğretir, insan zihninin önüne geniş ufuklar açar, Mutlak Yetkin olan Yaratıcıya yaklaştırır, Mideleri doyurmak yerine zihinlerimizin ve gönüllerimizin de muhtaç olduğu belirtir. Alışkanlıklarımızındogmatikleşmesini önler, tecrübe edilmesimümkün olmayan, metafizik karşısında olumlu bir tutum takınmamızı sağlar.Hikmet dolu kitabımız ve Hz. Muhammed’in sözleri bunu teyit etmektedir. Hikmet dolu Kur’ân-ın bu konuda ki vurgulu hatırlatmalar on ayetten bir tanesiyle ilişkilendirilebilir.[8]
Oruç ibadeti, planlı olgunlaşma açısından insana faydalı sonuçlar vermektedir. Bu olgunlaşma, hem birey açısından hem de toplumsal açıdan sayılı günler ve yeterli tekrarlar ile pekiştirilir. Orucun önemi de burada karşımıza çıkmaktadır.
Bilindiği gibi İslam’ın parolası; Bu dünyada da refah ve mutluluk, öbür dünyada da refah ve mutluluktur.[9] Bu formül, hem bedeni hem de ruhu geliştirerek ve bütün insani yönlerin düzenli bir dengesini kurarak, iki aşırılığın ortasında yer alan en geniş çoğunluk tarafından kolayca uygulanabilir. Manevi uygulamaların, ruhi ibadetlerin gayesi, bizi zorunlu Varlığa, Rabbimize yaklaştırmak ve Onun bizleri hoşnut olmasını sağlamaktır. Kur’ân’ın ifade ettiği gibi, Allah’ın boyası ile boyanma ya, Onun gözleriyle görmeye, onun diliyle konuşmaya, onun iradesine uygun olanı istemeye, kısacası insanı zaafın dayanabildiği ölçüde, ona benzeyinceye kadar, tamamen Onun iradesiyle hareket etmeye çalışırız.
İnanmış kişi, Kur’ân tarafından farz kılınan zamanda oruç tutmak zorundadır. İlahi emir böyledir. Allah’ın emrine boyun eğmek zaten başlı başına bir ibadettir. Fakat orucun kendisinde insan için hem maddi hem de manevi bir yarar taşıdığı da ortadadır. Bir zaman için bedeni zayıflatarak ruhu kuvvetlendirir, ruhu maddi arzulardan kurtarır. O zaman insan yeme içme göksel varlıklara biraz daha fazla benzemiş olur. Kendi güçsüzlüğünü daha iyi hisseder. Rabbini ve kendisine lütfettiklerini düşünür. Bedeni yönden ise oruç; açlık ve susuzluk anında, salgı bezlerinin salgıladığı asitler midedeki pek çok mikrobu öldürür. Ekonomik ve sosyal kriz dönemlerinde yapacağı görevlerini aksatmadan mahrumiyetlere katlanma alışkanlıkları kazandırır. Bütün bunlar orucun faydalarından sadece birkaçıdır.[10]
Kur’ân-ı Kerim’de, savm ve sıyam türevleri ile birlikte 14 yerde geçmektedir. En çok geçen sıyam 8 ayette kullanılmıştır.Savm ve sıyam, filolojik anlamlarıyla yeme, içme, konuşma ve yürüme gibi fiillerden el çekmektir. Yürümeyen ata, durgun suya, rüzgâra ve tam öğle vaktindeki güneşe savm denir. Bununla beraber savm susmak anlamına da gelir. “İnsanlardan birini görürsen; Ben Rahman’a oruç adadım bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” ayetinde geçen ‘savm’ kelimesi ‘susmak’ manasına gelmektedir.[11]
Farsça’daki ‘ruze’ kelimesinin Türkçeleşmiş şekli oruçtur. Arapçası ise ‘savm ve sıyam’ dır. Savm kelimesi Arapça’da“bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek ve el çekme” anlamında kullanılır. ‘Savm’ kelimesinin kökünde ‘kaçma duygusu’ nun bulunması da mümkündür.
Din dilinde oruç; bir insanın, Allah’a ibadet niyetiyle, tan yerinin ağarmasıyla başlayan zamandan güneş batıncaya kadar, yemek içmek ve ailevî ilişkilerde bulunmaktan nefsini tutmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, Allah’ın sakınmasını emrettiği şeylerden sakınmadır. “Ey inanan kullarım! Rabbinizin emir ve yasakları konusunda duyarlı, sorumlu, bilinçli olun. Bu dünyada iman edip güzel ameller yapanlar için ahrette güzel bir ödül vardır. Allahın arzı geniştir. Unutmayın ki, zorluk ve sıkıntılara sabredip göğüs gerenler için ödülleri sınırsız olarak ödenecektir”[12] ayetinde geçen ‘sabredenlerle’ anlatılmak istenen oruçlu insanlardır. “Biz sizi biraz korku, biraz açlık, mallarınızda, canlarınızda ve ürünlerinizde bir kısım kayıplar ile sınayacağız. Sen bütün bunlara sabredip göğüs gerenleri (cennetle) müjdele”[13] ayetinde geçen ‘biraz açlık’ korkusuyla da anlatılmak istenen oruç ibadettir.
Oruçla ilgili ayetlerin Yahudileri anlatan pasajların arasında gelmesi manidardır. Zaten bu bölüm şöyle başlar: “Siz ey iman edenler! Oruç tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı; belki bu sayede takvaya erersiniz.”[14] Gizlice; Ey ümmet-i Muhammed! Yahudileşen İsrail oğullarının yanlışına karşı çıkınız. Bunu yaparken insanlıkla yaşıt olan İslam’ın doğrularına da sahip çıkınız ki; o doğrulardan biri oruçtur. Oruç insanlıkla yaşıt İslam’ın tüm zamanlarda ve mekânlarda süregelen ibadetlerden biridir.[15]
O halde farz olan oruç üç kısma ayrılmıştır. Birincisi; zaman dolayısıyla farz olan oruçtur ki, Ramazan orucudur. İkincisi; sebep dolayısıyla farz olan oruçlardır ki, kefaret oruçlarıdır. Üçüncüsü; kişinin adamak suretiyle kendine vacip kıldığı oruçlardır ki, buna da nezir (adak) orucu adı verilir. Ramazan orucunun farz kılınması, Kuran, sünnet ve icma ile sabittir. Bu konuda Müslüman bilim adamları arasında herhangi bir aykırı fikir beyan etmemişleridir. Ramazan orucu erginlik çağına gelmiş ve aklı başında olan ve aynı zamanda hasta ve yolcu olmayan kimselere farzdır. Bu konuda ihtilaf yoktur.
Ramazan orucunun vakit, imsak ve niyet olmak üzere üç unsuru vardır. Vakit, orucun günün belirli zaman diliminde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmanın bir amacı olmalı ve bu iş bilinçli yapılmalıdır. Bu bilinç, orucun Allahın rızası için tutuluyor olmasıdır ki, kısaca bu içten yönelime niyet denir. Bu oruç konusunda birçok tartışma söz konusudur. Bu sorunlardan birincisi zamanın başlayış ve bitişiyle ve ne kadar sürdüğü ile ilgilidir. İkincisi de ramazan orucu ramazan ayında tutulduğundan ve ramazan ayı da ay takvimine göre her sene değiştiğinden, oruca başlayabilmek için öncelikle Ramazan ayının başlangıcının belirlenmesi gerekmektedir. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’de “Tan yerinin aydınlığı gecenin karanlığından iyice ayrılıncaya kadar orucunuzu tutun. Orucu geceye kadar tamamlayınız”[16]şeklinde belirtilmektedir.
Her şeyin başlangıcı ve sonu olduğu gibi ramazan orucunun da başlangıcı sahur vaktinin bitimindeki “siyah beyaz iplik” metaforu ile işaret edilen gündüzün başlangıcıdır. Sonu ise gündüzün sonu, gecenin başlangıcıdır ki, biz bu zamana iftar diyoruz. Burada gündüzün önceliği gündüzün sonralığına eklenmiştir. Sonranın başlangıcı gecenin sonu yani sahurun başlangıcıdır. Güneşin doğması ve batması ile kamerin sürekli değişimi gibi her oluşun bir bozuluşu ve her hareketin bir sonu olması, insanı ister istemez düşünen varlık olması bakımından aksiyon ve iman rehberi Hazreti İbrahim’in (as.) Ben batanları/değişimlileri/bozuluşu sevmem düşüncesine götürmektedir. İnsan yaratılışının gereği, yaratılıştan şüphe, dirilişten şüphe, yeter sebep bulma ve maddeye bağımlık her zaman onun aklını meşgul etmiştir. Bunun örnekleri biz insanoğluna bir ikram olarak Zekeriya (as) ın “Rabbim benim çocuğum nasıl olur” demesi Meryem’in “bana erkek eli değmemişken nasıl çocuğum olur”, İbrahim (as) “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin” gibi ayetlerde ki, ‘nasıl’, ‘nerede’, ‘ne zaman’ soruları deneylenebilir, algılanabilir ve çözümlenebilir olan olgulara ve nesnelere ilişkindir. Fakat insanlığın her şeye sebep bulma eğilimi onun algılarını zaafa uğratır. Felsefe sorularındaki ‘nedir’de şaşkınlıkla birlikte bir araştırma arzusu da gizlidir. Bu nedenle insan oruç etkinliği sayesinde; kendi düşünmesini derinden biçimlendirip ve kendi dışında var olan her şeyi tanımak ve bilmek ister ki, bireysel ve toplumsal gelişime olumlu ve aktif bir şekilde katılabilsin.
İşte bu bakımdan oruç ile medeniyet arasında kopmaz bir bağ vardır. Oruç, sosyal yapı ve sosyal kurumlar arasında varlığı bilinen sosyo-ekonomik-statülerin ayrıştırdığı toplumu, yeniden inşa ederek toplumsal barışa olan katkısı asla küçümsenemez. Toplumsal yaşam şu kesin doğrunun üzerine kurulmuştur: Birbirimizi sevsek de, sevmesek de, birlikte olmak zorundayız. Katlanma insan için çok önemli bir gerekliliktir. İbadetler çoğu zaman katlanmayı zorunlu kılar. Sorumlulukta, dayanışmada ve paylaşmada belli bir ölçüde katlanma söz konusu olabilir. Oruç ibadetinin özünde bunlar vardır. Bunun için yerine getirilmesi gereken bazı emirlere katlanmağa, olumsuz bir anlam vermek doğru değildir. Her katlanma edilginlik değil, bir çeşit etkinliktir. Toplumsal hayat bizi bütün insanlığa bağlar, birilerinden bir şey almak, birilerine bir şey vermek gerçek insanın amacıdır. Rabbimiz ne güzel açıklamış; Asıl iyilik, bir kimsenin Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere iman etmesi, çok sevdiği, ihtiyaç duyduğu malından akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, istemek zorunda kalanlara, hürriyetine kavuşmak isteyenlere vermesi, namaz kılması, zekât vermesi, söz verdiğinde sözünde durması, özellikle darlık ve sıkıntıda, hastalıkta, savaşta sabretmesidir.”[17] Toplumsal hayatta huzursuzluklara yol açan taşkınlıklar büyük ölçüde insanın maddi zevk ve şehvetler peşinde koşmasından kaynaklanır. İşte inanç, namaz, zekât, oruç ve hac, aşırılıkları törpülemenin bir çaresidir.
Orucu teemmül ve tefekkürden hareketle yeninden anlamlandıracak olursak: Oruç, zaman ile mekâna bağlıdır. Oruç zaman ile mekâna yaslanmakla birlikte, bunları aşar; fenomenler dünyasının ötesindedir. Bunun anlaşılması insanoğlunun anlama düzeyinin de ötesindedir. Fizik ötesinin en açık örneği, başta ahlak ile matematiğe ait olanlar olmak üzere kavramlardır. İnsanoğlu kavramlarla düşünür. O halde kavram, fizik ötesi alanı akla getirmekle, zaman ve mekân dışıdır. Görünürler dünyasında karşılaşılan olaylar yahut var olanlar ile hakikat âleminde ki kavram ile zaman ve mekan çerçevesinde ve aklın rehberliğinde bağlantı kurup yürütme işi düşünmedir. Düşünme ediminin verisi düşüncedir. Fizik ötesi evrende kavramın sonu ve sınırı belli değildir. Buna karşılık, zaman ve mekânla bağlantılı düşüncenin sonunu, sınırını kestirmek mümkündür. Karşılaşılan olaylar zihin yoluyla algılanırlar. Düşünüp algılanma nasıl zaman çerçevesinde oluşuyorsa, olguların algılanmasındaki zorunlu etken de mekândır. Şu halde zaman zihin düzeyindeyken, mekân olaylar ile var olanların uzamıdır. Zaman ile mekân, hatırlama ile düşünme bilinen âlemin vazgeçilmez unsurlarıdır.[18]
Gönlün aslını öğreten ibadet olarak oruç, bir canlıyı insan kılan en başta gelen etkenin, bilinç olduğunu insanoğluna öğretir. Bundan dolayı oruç, yalnızca araç olup hiçbir zaman amaç değildir. Fakat insan olmadaki engeller namaz ve oruç gibi ibadetlerle, düşünce ile yaşam bağlantısı kurularak, kendinin ne olduğunun bilicine ulaşır. Burada işlenecek hata, yansıyan ile yansıtılanın karıştırılması gibi olur.“Oruç yazıldı” ifadesiyle, sonradan var olan bir hareket ise, bu da ancak zaman içinde mümkündür. Başka bir deyişle, ‘yazıldı’ eyleminin, zamanın veya hareketin başlangıcından daha öteye geçmesi gerekir. Burada zamanın öncesini ve sonrasını da düşünmemiz gerektiğinin farkına varmalıyız. ‘Sahur’ bir başlangıç ise, ‘iftar’ bir sondur. Bu nedenle öncesi ve sonrası olan bir eylemi düşünebiliriz. Her öncesi olanın başlangıcı olması nedeniyle bir sınırı var demektir. Öncelik, aynı zamanda sınırlılığı akla getirmekle birlikte, sonluluğu da düşünmemizi sağlar. Ayrıca başlangıcı ve sonu olması nedeniyle oruç da diğer ibadetler gibi araç durumundadır. Çünkü ‘an’geçmişin sonu ve geleceğin başlangıcıdır. An içinde bulunduğumuz zaman biriminin en küçüğü ve bölünmez ve de tanımlanamayan şimdidir. Sahura kalkıp oruca başlandığında anın ötesine yolculuk başlamıştır. Her an, bir sonraki anı yaşamaktayız. Oruç tutma sürecinde önce ve sonra olan anların, tanımsız olan bir anda birleşmesi aklen mümkün değildir. O halde oruç ve ötesi dediğimizde zorunlu olarak geçmişten sonra, gelecekten de önceyi de düşünmemiz gerekecektir. Bu durumda oruç eylemi, zamanda var olduğuna göre; onu varlığın zamandaki sürecine (tarih), bilinçteki sürecine (teemmül ve tefekkür = felsefe ve bilim), ve maddedeki bağlamına (beden) ilintili olarak kodlamak ve anlamlandırmak mümkündür.
Oruç içe doğru yönelim ile dışa doğru yönelimi birleştirmektedir. Bu bakımdan ele alındığında oruç, içkin ve aşkın varlığı tanıma ve bilme aracıdır. Bu oruç ibadeti, insana fiziki ortamdan, fizik ötesi hâlete doğru yönelişte aklî, bedenî ve ruhî deneyimler kazandırır. Sayılı günlerde orucun bizden öncekilere de farz kılındığının belirtilmesi yanında orucu sıkıntılı duruma getirmesi mümkün olan yolculuk, hastalık ve gücü yetmeyen yaşlıların fidye vermesi veya başka günlerde yerine getirilmesinin emredilmesi, psikolojik açıdan orucu tamamlayacakları motive etmektedir. ‘Sayılı günler’de oruç tutabilirsiniz, bu iş size kolaylaştırılmıştır, basitleştirilmiştir manaları içermektedir. Ayrıca, bizlerin bilinçli, duyarlı ve sorumlu olarak Hakk’a ve halka karşı aşırılıklardan sakınmamızı sağlamaktadır. İşte insan, bu ibadetten uzaklaştığı vakit, günümüzde olduğu gibi bu boşluğu dolduracak modern ve/veya birçok yarı seküler-yarı spritüel uğraşı alanları ortaya çıkmaktadır ki; bunların hiçbiri orucun sağlamlaştırıcı ve bağlayıcı etki ve rolünü gerçek manası ile yerine getiremez.
“Oruç size yazıldı” ifâdesi; toplumsal ve kültürel değişimin sürekliliği sonucuna varmayı zorunlu kılar. Allah’ın insanlığa sunduğu din değişmezken, dinin kurumsal ve dini törenlerle ilgili durumu değişebilir. Peygamberlerin tebliğ ettiği vahyi bilginin bir değişmeyen boyutu, bir de zaman ve şartlara göre yeniden anlamlandırılması gereken boyutu bulunmaktadır. Dini ibadetlerin mantığı ve uygulanışı, kişilere göre değiştirilemez olması gerekir ki, bu bağlamda namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri buna göre yeniden anlamlandırmak ve ilgili kodlarla bağlamak hem bir ihtiyaç, hem de bir zorunluluktur. Diğer bir ifade ile, sürekli olarak bir ay boyunca oruç tutma ritüelinin en önemli fonksiyonlarından biri, Allah inancının zihinde canlı tutularak insanı, çirkin davranışlardan uzak tutarak ahlakı bir temel üzere, bir toplum inşa etmenin en verimli yoludur.
Oruçla ilgili düzenlemelerin en önemli bölümleri Bakara Süresindeki 2/183-185 ayetlerdir. Bu ayetlerde tartışmalara yol açan ifadeler vardır. Bu da felsefi açıdan oruçla ilgili sorunları sonuçlara bağlamaktan kaçınmamız gerekmektedir. Ve de zaman ve mekân şartlarına uygunluğunu dikkate alarak, onu yerine getirenin kendi kendisinin fakihi olmasına da imkân vermiştir. Hatta ayette ‘güçlükle yerine getirenlere’ fidye vermelerine izin verilmesiyle birlikte, oruç tutmanın daha iyi olacağının belirtilmesi, insanoğluna Yaratan’ın değer vermesinin bir göstergesidir.
Sayılı günler; bir şeyin ‘sayılı’ olarak nitelendirilmesi o şeyin yerine getirilmesinin kolaylığına, basitliğine yönelik bir işarettir.Sayı olgusu, aynı zamanda oruç ibadetinin farz oluşunu algılamamıza yardımcı olmaktadır. Sayıyı tamamlayınız ifadesi; sayılı günlerin farz oluşunu, tutamadığı günler sayısınca tutulup tamamlamasını ve oruç emrini pekiştirme amacına yöneliktir. Allahın kolaylık dilemesi bu ibadetin dünyevi ve uhrevi faydalarını özünde taşımasında aramak gerekir. Bu nedenle oruç ve zekât Hicret’in 1. yılının sonunda aynı zamanlarda farz kılınması psikolojik bir ön hazırlıktır. İnsan fıtratında var olan soyut varlıkları somutlaştırma eğiliminden kurtularak somuttan soyuta doğru sistemli bir şekilde düşünerek, bilinenden bilinmeyene doğru sürekli yetkinleşme görülmektedir.
Ramazan orucu, bedeni, ruhi yararlarıyla birlikte, asıl önemli olan yönü metafiziksel açıdan Allahın hoşnutluğu ve ikramlarının var olması sözüdür. Kutsi hadislerde belirtildiği gibi; Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Aziz ve Celil olan Allah, İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmuştur. “Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.”[19]
Yukarıda ki hadisten de anlaşılacağı üzere, orucun diğer ibadetlerden farklı yönleri vardır. Sırf Allah rızası için olması ve oruçlunun dışarıdan hiç kimsenin bilemeyeceği, müşrikler tarafından yerine getirilmesi anlamsız bulunup tutulmamış olması, maddi yaraları yanında, Yaratan’a yakın olma sevinci ve sonsuz iyilik getirici bir ibadet olmasıdır.
Mevlana Celalettin Rumi oruç ibadeti için “oruç insanı bütün zevklerin, güzelliklerin kaynağı olan yokluğa doğru götürür” demiştir. Ona göre orucun başı sahur sonu iftardır. Başı ve sonu olan her şey araçtır. Allah’tan sakınma bilinci ile gönülden tutulan oruç oruçtur. Oruç iç âlemde, derûnî dünyaların bir eylemidir. Ruhun orucudur. Bu da beden, akıl ve ruhun her zaman görmediği işitmediği bir şeye aşkıdır. Gece ve gündüz o aranır. İnsanın arzu ve isteklerinin aslı açlıktır; insan doyunca bunların hiç birini istemez. Oruç etkin neden olan Bir’in varlığını öğretir. O halde lezzeti isteyen şehvettir. Üstün gelmeyi isteyen öfkedir. Akli iyiliği isteyen akıldır. Gerçek ve saf iyiliği isteyen ruhtur ve bu istem seçme yetisi olan iradedir. Lezzete ve yenmeye yönelik her hareket sonludur. Zannedilenler de sonsuz değildir. Oruç gerçek iyiliği istemenin bir aracıdır. Oruç ibadeti yetkinliğin var olması için hazırlayıcıdır. O’nun ahlâkına benzemek, onun yetkinliğinde zatını düşünmektir. Tüm hal ve hareketlerin bu kararlılıkta olması oruçtur.İlk Gerçek’e veya Zorunlu Varlık’ın ahlâkının genel paradigmalarına benzeme arzusu ilk fiillerin ondan sudur etmesi bakımındandır. Bu insanın imkân ölçüsünde O’nun fiillerine benzer edimler orta koyma arzusu ruhun O’na olan bağlanma ve bağlantı durumundandır.
İslam’ın temel unsurlarını göz önüne aldığımızda iman, aklın ibadeti, kalbin şüpheden arınmış kesin bilgi ile var olması bakımından varlığı olumlamasıdır. Namaz; bedenin ibadetidir. Tüm ibadetlerin gaye ve mana unsurlarını kendinde toplamış olarak “namaz dinin direğidir” ve imanın göstergesidir. Oruç ise, bedeni ilgilendirmekle birlikte ruhi bir ibadettir. Ruh insan doğasının aynasıdır. Akıl onun ışığıdır. Akledilebilir şekiller, Allah vergisi ile ruha akseder. Bu aksi sağlamak için ruh her türlü pastan temizlenmelidir. Bunun için ilk adım geçmişte olduğu gibi bugün de Allah’ın emri olan oruçta iştahların arzusunu, baskı koyucu ruhi irade ile kontrol altına almaktır.[20] Zekat ise toplumsal bir ibadettir. İnsanlık tarihinde İslam’dan başka hiçbir dinin ve sistemin gündeme getirmediği yepyeni bir uygulamadır. Çünkü o, mali, siyasi, ahlakı, dini ve toplumsal bir nizamdır. Hac toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve arınmanın evrensel çapta gerçekleştirilmesidir. Toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu her türlü eylemlerden uzak durulmasıdır.
İnsan ruhu yüksek gayeler için yaratılmıştır. Kendisine verilen yüksek görev gereği, yaşadığı sürece duyulur, algılanır ve sorgulanır olanı idrak etmeye çalışır. İnsan düşünerek Rabbini bilir, aklıyla Rabbinin varlığını kavrar ve zihniyle Rabbinin ikramını görür. Ruhun bu bilme arzusu, insana ötelerin ötesini düşündürür ve sürekli kulluk bilinciyle Hakkı hatırlatır. Bu nedenle insan ruhu, yüce Yaratan’ı bilme aracıdır. Ruhun doğal olanı çözümlemesi ve doğa ötesini düşünmesi; insanı ibadete ve hayırlı işler yapmaya yöneltmiştir. Felsefi anlamda, orucun tek etkin nedeni; Varlık olması bakımından Varlık’ı bilmektir. Böyle bir ibadet, ihsan derecesinde olması gereken bir ibadet olup, aç ve susuz kalmak değil, yüce Allah’a kalben, aklen ve ruhen yükseliştir. Bu nedenle insanın dilediği şeyi yapabilmesi için irade eden, seçen ve bilen olarak oruç ibadetini yerine getirmesi gerekir. Yüce Allah, insan iradesine benzemeyen bir iradeyle irade eder, insan bilgisine benzemeyen bir bilgiyle bilir ve O’nun rızalığı insan rızasına benzemeyen bir rızalıktır. İnsanın oruç ibadetiyle belli zamanda belli bir ayda, belli kuralları yerine getirmek için Yaratıcı Etkin Güce bilerek isteyerek söz vermesi, yaratılmışlara özgü davranımları terk ederek O’na benzemeye çalışması, tekrar kendi dünyasına dönmesi, bir açıdan yeniden dirilişi düşünerek Mutlak Etkin ve Yetkin olanın rızalığını istemesidir. Bu da Var olması bakımından Varlık’ın özün–ü ve sıfatlarını her türlü eksiklikten uzak ve kutsal olduğunu bildirmektedir. Ayrıca cenneti ve daha ötesini istemektir. Çünkü cennette oruç yoktur. Burada beslenme arzusu ve fizikî hazlar formatını bilemediğimiz öteki âlemin ikramları arasında olacaktır. Bu durum, oruç ibadetinin bağlamlarını ve sebeplerini yeninden öne çıkarır; çünkü yemeden, içmeden ve diğer bedenî haz ve lezzetlerden belli ve sayılı günlerde kendimizi korumamızın bir ödülü olarak sunulacağını akla getirir.
Kişinin tuttuğu oruçta ihlâslı olması gerekir. Bu tarzda tutulan oruç insanı fenalıktan ve aşırılıktan korur. Aksi halde nazari bilgiye sahip olmak birlikte, ihsan derecesi ve ihlâs ibadetin ruhuna ve gayesine dokunmazsa, kişinin tuttuğu oruç bedensel ve şekil seviyesinden öteye geçemeyeceği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber bu hususta şöyle söyler:
Kim ki yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmasa Cenab-ı Hakk’ın o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına hiç kıymet vermez.
Samed olan Yaradan’a, tüm yaratılmışlar muhtaçtır, O ise hiçbir varlığa muhtaç olmayandır. O halde orucun en önemli ibadet olarak emirleştirilmesinin sebeplerinden biri de şudur: Allah insanların tabiatlarında var olan arzu ve isteklerini, aşırı durumlara karşı koyabilmelerinin perçinlemek üzere orucu farz kılmıştır. Ve bu ideal ibadetin adeta zaman ötesi bağlamdaki mükâfatı şu şekilde Mutlak Varlık’ın ilâhî kodlarında dokunur:
Onlar için dünyada da ahirette de müjdeler / dünya zafer ahirette ise cennet vardır. Bilin ki; Allahın vaatlerinde asla değişiklik söz konusu değildir. Asıl büyük başarı ve kurtuluş işte budur.[21]
Veya:
Güzel işler yapanlara en güzeliyle esenlik yurdu olan cennetle; hatta daha fazlası ile karşılık verilecektir. Hesap gününde onların yüzlerinde en küçük bir kararma olmayacaktır. Hatta en küçük bir aşağılanma bile söz konusu değildir. İşte bu kimseler cennetliktirler.[22]
Bu ayetlerde “cennet vardır ve daha fazlası vardır” sözleri, Allah’ın vaadi olmakla birlikte daha ötesini; yeniden doğuşu bizlere hatırlatmaktadır.
III. Sonsöz Yerine: Sonlu Buradan Sonsuz Öteye “Uçmak” veya Orucu Hz. İnsanın Burağı Kılmak…
Allah, Hz. İbrahim’in dilinden; “Ben batanları sevmem” demekle; tabiatında hareket bulunan varlık, algılanabilir ve akılla bilinen biçimli, zamanlı, mekânlı ve nedenli bir varlığı düşündürür. Tabiatında hareket bulunmayan varlık öncesiz olup, zamanla nitelendirilemez. Yıldız kayboldu, ay battı, güneş doğdu ve battı sözcükleri ancak geçmişi ifade eder. Bu da doğdu ve battı sözcüklerinin altında üçüncü bir anlamın bulunduğunu gösterir ki, bu üçüncü anlam da “geçmiş” kavramıdır. “Geçmiş” kavramı, kendi özü dolayısıyla zaman; başkası açısından ise hareketi ifade eder. Çünkü hareket, zamanın geçmesine bağlı olarak geçmektedir. Mekândaki uzantısının cisme tabi olduğu söylenebileceği gibi, zamandaki uzantısının da aynı biçimde harekete tabi olduğu söylenebilir. Çünkü zaman hareketin uzantısıdır. Mekândaki uzantı da cismin boyutlarının uzantısıdır. Algılanabilir evrene özgü olan her şey mekândan sonradır. Hareket eden her şey de zamandan sonradır. Başlangıcı olan da yokluktan sonradır. Her sonradan olan şeyin varlığının var olmadan önce ya mümkündür, ya imkânsızdır, ya da zorunlu olması gerekir. “ O; geceyi ve gündüzü ayı, güneşi ve yıldızları sizin istifadenize sunmuştur. Hiç şüphe yok ki bütün bunlarda Allah’ın birliğine ve kudretine işaret eden deliller vardır. Fakat bunu anlayacak olanlar, aklını kullanıp düşünen kimselerdir.”[23] “İbrahim, gece karanlık basınca bir yıldız gördü, (çevresindeki yıldıza tapanlara inançlarının saçmalığını anlatmak için) demek benim Rabbim bu! Dedi. Fakat yıldız kaybolunca, “Bakın ben böyle batıp yok olan şeyleri sevmem.”dedi. Başka bir gün, doğmakta olan ayı görünce (çevresindeki aya tapanlara inançlarının saçmalığını anlatmak için) “Demek benim Rabbim bu!” dedi. Fakat ay batınca, “Eğer Rabbim bana doğruyu göstermeseydi, ben de işte şu sapık kimseler gibi olurdum” dedi. Nihayet doğmakta olan güneşi görünce (çevresindeki güneşe tapanların saçmalığını anlatmak için, “Demek benim Rabbim bu! Bunun (ışığı) daha parlak ve daha güçlü” dedi. Onun da battığını görünce” Ey Kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden çok uzağım” dedi. Ben yüzümü batıl inançlardan arınmış olarak gökleri ve yerleri Yaratan’a çevirdim. Ve bilin ki ben asla Tanrıya ortak koşanlardan değilim”[24] . Kesinlikle bilenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı gösterilmiş. Çünkü düşünen insan aklı, bu cisimlerin yaratılışı, onların var oluş ilkesi ve bu işin nasıl olduğunu kavrayamaz. Bu cisimlerin bu dünyadaki etkin güçlere benzer bir etkin neden olduğunu ileri süren kimse, büyük bir düşüncesizlik, tutarsızlık ve yanılgı içindedir. Bu durum metafizikte, diyalektik bir tartışmanın söz konusu olamayacağının bilinmesini gerektirir. Doğa bilimlerinde tartışma yararlı olup kullanılmasında bir sakınca yoktur. Fakat metafizikte diyalektik tartışma yasaktır. Metafizikle ilgili konularda gelişi güzel görüşler ileri sürenler hakkında hükmü Allah’a bırakmaktan başka bir çare bulunmamaktadır.
Oruç genel ve kapsalı bir ibadettir. Onu gönülden yerine getirin. Çünkü bir hayrı gönülden yapmak daha hayırlıdır. Orucun bu anlamda insanoğlu için faydaları çoktur. Bu nedenle orucu gönülden tutmak, iyilik üstüne iyiliktir. Allah’ın büyüklüğünü kabul ediş ve O’nun nimetlerine fiili şükrün bir göstergesidir.
________________________________________
* Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü, İslam Felsefesi Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi. E-posta: hasanozdemir@comu.edu.tr
[1] A.Kadir Çücen, Felsefeye Giriş (Bursa: Asa kitabevi, 2003), 33.
[2] El-Bakara, 2/164; Ali-İmran , 3/190; Enam , 6/97-99; Yunus , 10/5-6-67-92-101; Nahl 16/ 13-65-66-67-68-69-79; benzer ayetlere bakılabilir.
[3] Nihat Keklik, Felsefenin İlkeleri, (İstanbul: dergah yayınları,1987). 186-196.
[4] Ahmet İnam, “ Türk felsefi Düşüncesinin sorunlarının saptanabilmesi için bir model önerisi,” Felsefe Dünyası, sayı: 3, Ankara 1992.
[5] Ş.Teoman Durali, Aklın anatomisi Salt Aklın Eleştirisinin Şerhi,( İstanbul: Dergah Yayınları, 2010), 63-64.
[6] Emile Boutroux, Çağdaş Felsefe de İlim ve Din Çev. Hasan Katipoğlu, (İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1988), 24.
[7] Haşr 59/10.
[8] Nihat Keklik, Felsefe mukayeseli temel bilgiler ve kaynakları( İstanbul: Çağırı Yayınları 1978. s.87-92.
[9] Bakara, 2/201.
[10] Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, çev. Cemal Aydın, (Ankara : T.D:Vakfı Yayınları, 1996), 51-52.
[11]Yaşar Nuri, Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, “sıyam” , ( İstanbul: Yeni Boyut, 1993), 481.
[12] Zümer 39/10.
[13] Bakara, 2/155.
[14] Bakara, 2/183.
[15] Mustafa İslamoğlu, Kuran Sûrelerinin Kimliği, ( İstanbul: Akabe Vakfı Yayınları, 2011), 48.
[16] Bakara , 2/187.
[17] Bakara, 2/177.
[18] Ş.Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, ( İstanbul: Dergah Yayınları, 2010), 14-15.
[19] Buharî, Savm 9; Müslim, Sıyam 163.
[20] Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi Kaynakları ve Etkileri, ( İstanbul:Ülken Yayınları, 1998).
[21] Yunus, 10/64.
[22] Yunus, 10/26.
[23] Nahl, 16/12.
[24] Enam, 6/76-79.-